İran’a saldırı, sadece, bölgenin enerji kaynaklarını kontrol altında tutma ya da İran’ın nükleer silah elde etmesini önleme amacını ötesinde olacaktır. Zira, 111 yıl önce alınan ‘100 yıl içinde Arz-ı Mevud’un gerçekleştirilmesi’ henüz gerçekleştirilemedi. Arz-ı Mevud için girişilecek bir savaş, bir anlamda var olma ya da yok olma anlamına geliyor.
HERŞEY BASEL’DEKİ SİYONİST KONGRE’DE BAŞLAMIŞTI
Basel’de 1897’de toplanan Birinci Siyonist Kongresi’nde alınan kararların başında 50 yıl içerisinde Filistin toprakları üzerinde İsrail devletinin kurulması, 100 yıl içerisinde de Türkiye’nin Güneydoğu’sunu da içine alan Nil’den Fırat’a kadar ‘Büyük İsrail’ devletinin kurulması kararlaştırılmıştı.
İLK KARAR ZAMANINDA GERÇEKLEŞTİRİLDİ
Amerika ve Avrupa’daki Yahudi sermayedarların çabası sonucu Birinci ve İkinci Dünya Savaşları öncesi ve sonrasında Filistin’e başlatılan göç ve ardından yine bu sermayedarların Batı’da kurdukları lobi sayesinde 50 sene içerisinde İsrail devleti kuruldu.
REFAH VE HİZBULLAH’IN ORTAYA ÇIKMASI
İlki başarıyla gerçekleştirilen Siyonist Kongre kararlarının ikincisi olan Arz-ı Mevud ya da vaad edilmiş topraklarda Büyük İsrail’in kurulması ise 1990’ların sonlarında gerçekleşmesi gerekiyordu. Ancak 2008’in ortasında olmamıza rağmen, henüz Büyük İsrail kurulamadı ve Mesih’in dünyaya dönmesi gecikti. Kimilerine göre, Türkiye’de ya da diğer Ortadoğu ülkelerindeki iç ya da dış siyasi gelişmeler, Birinci Siyonist Kongresi’nde alınan kararlarla yakından ilişkili. 1996’da Türkiye’de Refah Partisi’nin iktidara gelmesi, Lübnan’da Hizbullah’ın güçlenmesi gibi etkenler, birçok siyasi uzman tarafından Büyük İsrail’in kurulmasını engellediği ya da en azından geciktirdiği şeklinde yorumlanıyor.
PLAN GECİKTİKÇE, ENDİŞELER ARTIYOR
111 yıl önce alınan ve 100 yıl içinde gerçekleştirilmesi planlanan Büyük İsrail ideali, Siyonist Yahudileri endişelendiriyor. Zira, İsrail’in son dönemde ABD’ye İran’a saldırması konusunda yaptığı ve baskı ve yine kendisinin İran’a yönelik retoriğini sertleştirmesi, gecikmiş bir planın bir an önce gerçekleştirilmesi amacına da bağlanabilir.
PETROLLER VE NÜKLEER SİLAHLAR TEK BAŞINA AÇIKLAMIYOR
ABD ya da İsrail’in İran’a yönelik saldırı planı, tek başına bölge petrollerini kontrol altında tutma ya da İran’ın nükleer silah elde etmesini engellemeye yönelik bir çaba olarak açıklanamaz. Zira, İran şimdiye kadar Uluslar arası Atom Enerjisi ve Batılı devletlerle işbirliği yapmaya hazır olduğunu defalarca dile getirmesine rağmen, ABD ve İsrail’in tonu sertleşen tehditleri, Mesih’i bekleyen ve geciktikçe endişelenen Siyonist laik Yahudiler ile Siyonist dindar Yahudilerin 111 yıl önce alınmış bir kararı hayata geçirme çabasıyla açıklanabilir.
VAR OLMA YA DA YOK OLMA MÜCADELESİ OLACAKTIR
İran’a yönelik bir saldırı, bir anlamda tüm bölgeyi içine alacak bir Üçüncü Dünya Savaşı, hatta daha da ötesi, birileri için kıyamete kadar var olma, diğerleri içinse kıyamete kadar köle ya da yok olma anlamı taşıyacaktır. Arz-ı Mevud için bastıran ABD ve İsrail, bunu gerçekleştiremezse, Batı’nın temelini oluşturan Hıristiyan-Yahudi medeniyeti üstünlüğünü kaybedecek ve üstünlük yeniden İslam’a geçecektir. İran’a saldırı, var olma ya da yok olma anlamı taşıyor. Ancak yok olma riski bile İsrail’i planından vazgeçiremiyor.
F. Gülen, ABD Müttefiki Olduğu İçin mi Kollanıyor?
Nuray Mert'ten düşündürücü bir yazı...
Bir 'küresel' İslami hareket Salı
Economist dergisinin son sayısında çıkan Fethullah Gülen hareketine
ilişkin yorum yazısı, doğal olarak bizim basında da ilgi gördü. Bu
yorum, harekete kuşkucu bakanlar için, yeni bir kanıt, diğerleri için
yeni bir savunma hattında tartışma konusu oldu.
Her şeyden önce, Economist'te çıkan yazı ve 8 Mart tarihinde, Zaman
gazetesindeki tercümesine göz atma fırsatınız oldu mu bilmiyorum. Zaman
gazetesindeki tercüme, nedense, fazlasıyla ağdalı ve bol sayıda eski
Türkçe kelime ve deyimlerle doluydu. Economist'teki yorum oldukça
olumlu olmasına karşın, belli ki, Zaman gazetesi tarafından tadil
edilmek durumunda kalmış. Örneğin, Economist'te, sadece hareketin
'ölçülü tonu' ('measured tone') diye geçen tabir, Zaman'da 'irfani
gelenekle müzeyyen bu dengeli tavır' diye tercüme edilmiş. Diğer
taraftan, Economist'te yorum yazısı yanı sıra çıkan Fethullah Gülen
portre yazısı, Zaman'da tercüme edilmemiş. Belki de, bu yazıda geçen,
'vaizin hayatının birçok detayı belirsizliğini koruyor' cümlesi hoşa
gitmemiştir, bilemiyorum.
Ne zaman Fethullah Gülen hareketine dair eleştirel bir şey yazsam,
Zaman gazetesinde yazan dostlarımdan doğrudan, bu çevreden genel olarak
dolaylı sitemlere muhatap oluyorum. Olay, fazlasıyla şahsileşiyor,
'Bizi tanıyorsun, biz kötü insanlar mıyız, insafsızlık ediyorsun' gibi
bir tablo ortaya çıkıyor. Mesele, takdir edersiniz ki, ne benim, bu
çevreden veya başkasından tek tek insanlarla bir sorunum olması, veya
onların kötü, karanlık insanlar olması değil ve olamaz. Mesele, bu
hareketin çok daha önemli ve ciddi bir çerçevede değerlendirilmesi ve
benim bu çerçevedeki itirazlarım.
Fethullah Gülen hareketi, kökü Soğuk Savaş döneminde 'komünizmle
mücadele' siyasetlerine kadar giden, Soğuk Savaş'ın son perdesinde,
ABD'nin 'yeşil kuşak' projesi ile bağlantılı ve nihayet, 11 Eylül
sonrası yine ABD'nin 'ılımlı İslam' siyasetleriyle ilişkili bir siyasi
hareket. Bu, bu hareket içinde yer alan insanların (Fethullah Gülen
dahil) ABD'nin icat ve idare ettiği insanlar, çabalar olması demek
değil. Bu hareket, kuşkusuz belli bir iç dinamiğe sahip, ancak, olayı,
dünya sahnesinde örtüştüğü, denk düştüğü ve nihayet parelel davrandığı
siyasi tablo içinde değerlendirmek durumundayız.
ABD dış politikası, tüm Müslüman coğrafyada, Soğuk Savaş dönemi
boyunca, Sovyet ve sol 'tehdid'e karşı, İslami hareketleri destekledi.
Soğuk Savaş'ın son perdesinde, bir yandan Afganistan'da Sovyet işgaline
karşı 'İslami cihat' hareketleri desteklendi, hatta bizzat örgütlendi.
Diğer yandan, eşzamanlı olarak, İran İslam devriminin oluşturduğu
anti-Amerikan, devrimci İslam dalgasına karşı da, ılımlı İslami
hareketleri panzehir olarak destekledi. Dünya çapında, Fethullah Gülen
okulları ve girişimlerinin önü bu çerçevede açıldı. Bana
inanmıyorsanız, gidin bu okulların olduğu herhangi bir ülkeye değil
okul, bağımsız biçimde dil kursu açmaya çalışın bakalım, açabiliyor
musunuz?
11 Eylül sonrasında, daha önce desteklenen, besleyip büyütülen
cihatçı hareketler de tehdit oluşturmaya başlayınca ve düşman ilan
edilince ılımlı İslami hareketler, bu çerçevede daha da önem kazandı.
Oysa, mesele sadece 'ılımlı İslam' falan da değil, ABD ile müttefik
olmak ya da olmamak.
Tıpkı, Müslüman ülkelerin durumu gibi, ABD karşıtı İran'ın radikal
İslam, müttefik Vahhabi Suudi Arabistan'ın dost sayılması gibi.
Nitekim, ABD ile birlikte davranan İngiltere'de, şimdi radikal diye
tutuklananlar, zamanında cihata insani ve ideolojik kaynak sağladığı
için serbestçe propaganda yapıyordu. En çarpıcı örnek, şimdi tutuklu
olan Finsbury Park Camii imamı Abu Hamza'dır. Caminin 'ılımlı' cemaati
zamanında, 'çocuklarımızı kötü etkiliyor' diye defalarca polise şikâyet
ettikleri halde o zaman kılına dokunulmayan imam, sonra 'terör suçlusu'
oldu.
Kısacası, bu işler, fazlasıyla karmaşık ve karanlık işlerdir. Dünya
sahnesinde, kendi halinde bir cemaate kimse 'diyaloğa açık' diye hayran
olup, ön vermez, ülkesinde başı sıkıştı diye memleketinde barındırmaz.
Niyetiniz ne kadar iyi, halis olursa olsun, bu oyuna girdiyseniz, onun
oyuncusu olmak ve tüm bunları duymak, tahammül etmek zorundasınız.
Son olarak, son zamanlarda Fethullah Gülen hakkında yapılan
bilimsel çalışma ve toplantılara ilişkin bir noktayı aydınlatmakta
fayda var. Bu cemaat, bu toplantıları, tebliğ ve çalışmaları, para
vermiş yaptırmış/yazdırmış tartışmasına girmeye gerek yok. Akademik
unvanlı biri tarafından kaleme alınmış olmak bir çalışmayı değerli,
güvenilir kılmaz, güvenilir kıstas, o akademisyenin diğer alanlada
yaptığı çalışmalarla öneminin, saygınlığının olup olmadığıdır.
Sevenleri alınmasın ama, Fethullah Gülen, popüler karizmaya sahip,
sıradan bir modern vaizdir. Modern düşünce geleneği açısından tanımı
ancak bu şekilde yapılabilir. Diğer taraftan, 'Hocaefendi'ye, modern
zaman Gazali'si, İbni Arabisi muamelesi yapmak, İslam düşünce
geleneğini hafife almak olur.
'PKK bitirilecek. Tekrar söylüyorum. PKK'nın ipi çekildi. Oyun bitti! Yeni oyunun adı BOP artık..' Bu ifadeler Vakit Gazetesi’nin sevilen yazarlarından Abdurrahman Dilipak’a ait. Dilipak, “PKK nereye!” başlığıyla kaleme aldığı bu günkü yazısında, “PKK’nın ipi çekildi” diye yazdı. Dilipak, “İpi sadece Türkiye değil, başta ABD olmak üzere, diğer Batılı ülkeler de çekti..” dedikten sonra, sahneye konan senaryo ile ilgili çarpıcı tespitlerde bulundu.
İşte Dilipak’ın gündem oluşturacak yazısı:
PKK NEREYE!
Bu işi bilen, bölgeyi izleyen arkadaşlarla konuşuyoruz da, anlatılanlardan kafamda şöyle bir resim oluştu. Onu sizinle paylaşmak istedim..
PKK bitirilecek. Tekrar söylüyorum. PKK'nın ipi çekildi. Oyun bitti! Yeni oyunun adı BOP artık.. Yeni Truva atı “Ilımlı İslâm”. Liderlik, kadro, yöntem tamamen farklı.. Finansal yapıları da! Daha eğitimli bir kadrolara dayanan, ticaret ve sanayi burjuvazisi oluşturmaya yönelik bir hareket.. Yeni senaryoda figüranlar evlerine gönderilirken kırallar köle, köleler kıralı oynayacak.. çekimler zor şartlarda, doğal ortamlarda değil, kent merkezlerinde, sanal ortamlarda gerçekleşecek.. Belki de silah sesleri değil, bundan sonra daha çok “zikir” sesleri duyacaksınız.. Tabii her şey rol icabı.. Ama elbette büyük bir çoğunluk bütün bu olanları gerçek sanacak..
İpi sadece Türkiye değil, başta ABD olmak üzere, diğer Batılı ülkeler de çekti..
Barzan'i de gidecek.. Ama önce PKK.. Canlı florada zayıflar kaybeder, güçlüler yaşar. ABD'nin, İsrail'in dostu yoktur, çıkarları vardır.. Barzani değil ama Talabani daha zayıf ve yaşlı bir aşiret reisi olduğu için o kalacak.
“Neden” derseniz.
önce PKK.. PKK çok büyüdü, çok masraflı, hantal bir yapıya sahip.. Mafialaştı ve bulundukları birçok ülkede sorun olmaya başladılar.. örgütün bu hantal yapıyı ayakta tutması için ciddi paraya ihtiyacı var. Onun için de silah ve uyuşturucu işi yapıyor, haraç topluyorlar.. öte yandan birçok ülkenin siyasi himayesi gerekiyor. Bu da o ülkelerde sosyal ve siyasi, diplomatik sorunlara sebeb oluyor.. öte yandan PKK kendi içinde parçalandı ve bulundukları ülke istihbaratları ile zorunlu bir şekilde dirsek temasına girince, PKK Kürt hareketi olmaktan çıkıp, büyük ölçüde bölgede faaliyet gösteren istihbarat örgütlerinin Truva Atı'na, paravan örgütüne döndü.
Bu örgütte farklı, zıt, düşman konumda birçok ajan var. Bu da iç hesaplaşmalara, çatışmalara, içeride liderlik kavgalarına sebeb oluyor..
Yani PKK artık tümü ile bitti mi? Hayır, bu; bu aşamada mümkün değil.. Dağ kampları bitirilecek. Kuzey Irak'ta bir varlıkları olur. Dağda değil ama büyük şehirlerde STK görüntüsü adı altında daha demokratik bir söyleme sahip bir Kürt hareketi olarak varlığını sürdürür. Ama öte yandan özellikle Güneydoğuda, farklı istihbarat örgütlerinin yönlendireceği küçük PKK'cıklar, fraksiyonlar olarak varlıklarını sürdüreceklerdir..
Bu süreçte Apo'nun gerilla lideri rolü de bitiyor. O da demokratik bir Kürt hareketine destek verecek.. Türkiye'de siyasi etkileri azalacak, ama Kuzey Irak'ta legal bir Kürt siyasi hareketine dönecekler.
Silahlı Kürt hareketinin dağ kadroları büyük bir ihtimalle silah bırakıp Irak'a yerleşecek. Lider kadrosu bölgeden ayrılacak ve zaman içinde bulundukları ülkelerde ya kontrol altına alınacaklar ya da bir şekilde tasfiye edilecekler.. Direnen ve işbirliğini reddedenler ise, paketlenip Türkiye'ye teslim edilecekler.
Görünen o ki, Barzani'nin de rolü ya sınırlandırılacak ya da tasfiye edilecek.. Barzani'nin yerine aileden biri sembolik olarak çıkarılabilir. Bundan sonraki Kürt hareketinin rotası, feodal bir aşiret yapısından çıkarılıp, tırnak içinde Demokratik Kürdistan olacak.. Bu yeni süreçte, Kürt Yahudileri, Kürt Masonları ve Amerikan pasaportu taşıyan beyaz Kürtler olacak..
Amerika boşuna bu kadar para yatırmadı. Bu kadar adam beslemedi..
Bana kalırsa Barzani işin farkında. Barzani'yi tasfiye etmek, PKK'yı tasfiye etmekten daha zor.. Ama ABD için daha elzem..
Aslında Kürt liderler başından beri stratejik bir hata yaptılar.. Bölgede hem Irak Arap halkı, hem Türkiye, hem İran ve hem de Suriye ile kavgalı bir Kürdistan'ın varolma şansı yoktur.. ABD bölgede kalıcı değildir. İsrail gibi, bölge halkları ile genelde İslâm dünyası ile kavgalı bir ülke ile ittifak kurarak bu temeller üzerinde varolmak mümkün değildir..
İsrail, Kürdistan, Ermenistan gibi oluşumlar zaten bölge halkları tarafından bir kuşatma olarak algılanırken bu oluşumlar ABD'nin ve daha genelde Batının Truva Atı olmaktan öte bir anlam taşımayacaktır.. Bunlar arasında en zor durumda olanı da, kapalı bir havzaya hapsolmuş olan Kürdistan olacaktır..
Ne jeopolitik, ne jeostratejik, ne konjonktürel ve ne de uluslararası hukuk açısından Kürdistan diye bir siyasi oluşum mümkün değildir.. Cemiyeti Akvam’ın kararı ile Türkiye ile İngiltere arasındaki Ankara andlaşması ile bölge iki ülkenin garantörlüğünde bir vesayet rejimine tabidir..
Kürt liderlerin bu yeni durumu doğru okumaları gerekir..
Birileri “zor” dese de, Irak'a yerleşecek Türkiye kökenli Kürtler, Ankara'nın örtülü desteği ile yeni oluşumda güçlü bir siyasi hareket ve Türkiye ile ilişkilerde önemli roller oynayacak, ticaret ve sanayi burjuvazisinin oluşmasında öne çıkan sosyolojik bir kesimi oluşturabilirler.. Eski dostlar, savaş baltalarını toprağa gömüp yeni dostluklar kurabilirler.. Bu imkansız değil!. Birileri inanmasa da, Ankara'nın eli bir şekilde başından beri PKK'nın içinde oldu. PKK'nın ortaya çıkması, Türkiye'ye rağmen değil, örtülü bir mutabakatla sağlandı.. Apo’nun teslim edilmesi de öyle oldu!
Türkiye'nin Irak'taki operasyonu PKK'nın dağ kadrolarının tamamı ile tasfiyesini ön görmektedir.. PKK'nın tasfiyesi sürecinde büyük şehirlerden aşırı bir tepki gelmemesi de aslında dikkat çekicidir.. Operasyon tamamlandıktan sonra içeride bir karakol bırakarak Türk askeri geri çekilecektir.. Ama bölgedeki denetim ve takip devam edecektir. Beklendiği kadar kimse teslim olmamıştır.. Barzani yönetimi, Ankara ile bu süreçte bugüne kadar işbirliği yapmamış olması Ankara'nın canını sıkmaktadır.. Bölgeden kaçan silahlı grubları Barzani yönetimi korumakta, yaralılarına insani amaçlı yardım yaparken, bu kişiler hakkında bilgi vermemesi Ankara'nın canını sıkmaktadır. öte yandan böyle bir hareketin, Kürtler arasında ihanet, arkadan vurma, satma anlamına geleceği de açıktır.. Barzani yönetiminin öfkeli tepkileri, aslında “seçmene selam” kabilinden anlaşılır tepkilerdir.
Kürtlerin kavgacı kesiminin demokrasi ve bağımsızlıktan öte bundan sonra tartışacak çok konuları olacak, mesela laiklik, sosyalizm, demokrasi, sosyal demokrasi, feminizm, türban, Zerdüştlük, İslâm, Zazalar Kürt mü, Gurmanço mu önce Sorani mi? Apo kimin adamı idi? Feodalizm, globalizm, Şiilik, önce Kürt müsün, Müslüman mı? ABD emperyalist mi değil mi? İsrail'le ilişkiler ve Kudüs sorunu? Kur’an’da kavmiyetçilik sorunu vesaire vesaire..
Burada asıl sorun, terörün bitmesinin, başörtüsü konusunda kendini gösteren irticanın önlenemeyen yükselişinin, Türkiye'de soğuk savaş günlerinde, PKK'yı üreten, terör ve irtica senaryoları üzerine kurgulanmış psikolojik harp ve kontrollü bunalım stratejisinin bundan sonraki rotası ile ilgilidir.
Aslında madem PKK tasfiye ediliyor, eş zamanlı olarak kontrgerilla çetelerinin de tasfiye edilmesi gerekir. Bugüne kadar hep “Tavşana kaç, tazıya tut” dediler. Bu bir oyundu. Bazı rektörler, emekli asker ve yargıçlar, media mensupları bu oyunu gerçek sandılar ve eski rollerinin hesaplarının kendilerinden sorulmasından korktukları için bağırıp çağırıyorlar ve PKK'dan birilerinin rant sağlamaları gibi, çeteden rant sağlayan çevreler de gelişmelere karşı öfkeli tepkiler veriyorlar.. Tekrar söylüyorum, PKK neyse ulusalcı çeteler de, aynı merkezden güç alıyorlar.. Birileri bizim kanlarımız, gözyaşlarımız, çalınan alın terlerimiz ve milli servetlerimiz üzerine kendilerine iktidar ve servet üretiyorlar. Bu yapının tepesinde de uluslararası bir masonik yapı bulunuyor..
Zaten Ergenekon da bu değil mi? PKK, Ying yang’ın karşı kanadını oluşturmaktadır belki de.. Bu iki yapı bir arada düşünüldüğünde “derin gerçek” ortaya çıkacak ve “Türkiye neden böyle” sorusunun cevabına ulaşılacaktır..
VİCDANLI, merhametli, şuurlu (bilinçli), ahlâklı, faziletli, mürüvvetli Müslümanlar!.. Bu yazı sizleri hedef almıyor, üzerinize almayın, üzülmeyin, hattâ okumayın bu satırları... Bu yazı vicdansız ve daha nice... sız Müslümanlar için yazılmıştır. Arzu ederlerse okurlar, ibret alırlar, düşünürler... Arzu ederlerse bana hakaret edebilirler. Eyvallah...
Afganistan’da din kardeşlerimiz kan ağlıyor. Ülkeleri harabeye döndü. Bir milyon Müslüman öldü. Çingiz orduları ancak bu kadar vahşi olabilirdi. Siz bu faciaya yeteri kadar üzülüyor musunuz? İki sene önce bir kere vah vah tüh tüh demişsiniz, bu üzülmek midir?
Filistinli kardeşlerimiz korkunç bir esaret ve işkence altında. Gazze’de bir milyon Müslüman zindan çilesi çekiyor. Hiçbir suçları, sorumlulukları olmadığı halde Filistin halkı vatanlarından sürüldü, 1948’den beri korkunç zulümlere mâruz bırakılıyor. Bebekler bile öldürülüyor, hastalar hastahanelere taşınamadığı için kıvrana kıvrana can veriyor. Açlık, sefalet, işsizlik, işkence, baskı... Siz bu zulme ne kadar üzülüyorsunuz? Yeteri kadar derseniz, yemin edebilir misiniz? “Ben bir Müslüman olarak Filistinli mazlum kardeşlerim için YETERİ kadar üzülüp kahr olduğumu yeminle beyan ederim...” diyecek haliniz var mı?
Irak’ta bir milyon Müslüman öldürüldü. Yarım milyon çocuk yetim kaldı. Irak yanıyor. Irak’ta ağır yaralı Müslümanlar camilerde öldürüldü. Irak’ta Kur’an parçalandı, yerlere atıldı, çiğnendi, helaya süpürüldü. Siz bunlara yeteri kadar üzülüyor musunuz?
Mısır devletinin anayasasında “Devletin dini İslâm’dır” yazılı ama hapishaneler Müslümanla dolu. Siz buna üzülüyor musunuz?
İsmini vermeyeceğim bir Türkî cumhuriyette birkaç sene önce gösteri yapan Müslümanların üzerine ateş açıldı, birkaç bin kişi öldürüldü.
Orada şu anda binlerce Müslüman çok kötü şartlar altında hapishanelerde inliyor. Orada Ezan okumak bile yasak. Siz buna üzülüyor musunuz?
Çin’de Uygur Müslümanlarına zulm ediliyor. Siz üzülüyor musunuz?
Somali’de Haçlılar Müslümanlara savaş açtılar, ülkelerini işgal ettiler, meşru hükümetlerini yıktılar, orada da savaş var, kan ve gözyaşı var, sefalet ve bin türlü rezalet var. Siz Somali için ağladınız mı hiç?
Guantanamo cehennemi zindanında yüzlerce din kardeşimiz en ağır şartlar altında eziliyor. Onlara ne kadar acıyıp ağlıyorsunuz?
İmanı ve vicdanı olan bir Müslümanın bunca facia karşısında ağlamaması, feryat ve figan kopartmaması, kendini yerden yere atarak hıçkırıklara boğulmaması mümkün müdür?
Yüce Allah bizi onlara kardeş yapmıştır. Yüce Peygamber “Doğuda bir Müslümanın ayağına diken batsa, batıdaki Müslüman o dikenin acısını yüreğinde hissedecektir” buyurmuştur.
Moskof’ların Özi şehrini ve kalesini alıp Müslümanları kılıçtan geçirdiklerini öğrenince zamanın Padişahı Birinci Abdülhamid Han hazretleri ta yürekten bir “Ah!..” kopartmış, sonra yere yıkılıp kalmış. İnme inmiş sultana. Biraz yatmış ve canını Allah’a teslim etmiş. Merhametli Padişahmış. Kederinden ölmüş...
Müslümanlar öldürülür, kılımız kıpırdamaz... Müslümanların başına ateş yağdırılır, aldırmayız. Müslüman ülkeler işgal edilir, gereği gibi protesto etmeyiz.
“Pakistan'da başıma bir şey gelirse, sorumlusu Müşerref'tir” demiş Benazir Butto, ama Müşerref suçluyu buldu ve ilan etti: El Kaide. Zaten ilk haberler “el Kaide’nin suçu üstlendiği” yönündeydi.
Dahası, kendi aralarında MSN’de yaptıkları haberleşmede de başarıyı kutlamışlardı.
Ama El Kaide, “Biz kadına saldırmayız, bizim geleneklerimiz var” dedi ve saldırıyı reddetti.
Saldırıyı kim, niçin gerçekleştirirse gerçekleştirsin, saldırı amacına ulaşmış ve Pakistan iç savaş şartlarına sürüklenmiştir. ABD’ye gün doğmuştur.. Kaos onun maksadına hizmet etmektedir.. Eğer sokak çatışmaları kontrol edilemezse, “ABD yardımı(?!)” gecikmez. Ve sonuçta işgal gerçekleşir.. ABD Afganistan’dan sonra Pakistan’a, Çin ve Hindistan’ın böğrüne yerleşir.. İşte bunun adı kontrollü bunalım stratejisidir. Bunun adı Ordo Ab Chao’dur..
Ve sıra gelir İran’a. Bir süredir, ABD’nin İran’a saldırısı tartışması gündemden düşmüştü. Şahinler, bir kez daha Tanrıyı kıyamete zorlamaya karar verdiler. 2008 onlar için yeni bir başlangıç olacak.. 2010’dan önce bu işin bitirilmesi gerekiyor kehanete göre. Onun için de ellerini çabuk tutmaları gerekiyor.. Onun için İsrail, bir süreden beri durdurlan Mescidi Aksa’nın altındaki teolojik amaçlı arkeolojik kazıları yeniden başlattı..
Yani, anlayacağınız kıyamet saati işlemeye devam ediyor.. Bölgedeki tüm bu gelişmelerle ilgili senaryo çalışmalarında Türkiye haritası hep masasının üzerinde.. Kürt, İslâm, laik, Alevi ve asker kartı sürekli masada..
Ordo Ab Chao’nun sırrı, Masonlukta 29. derecede açıklanan bir sır.. Tanrı yeryüzünü yönetmek üzere “kendi kavmini seçti” ve onlara kendi sırrını verdi.. Masonlar bu Tanrısal saltanatın mabedini inşa etmek üzere, Masonları, seçilmiş kavme yardımcı tayin etti! Bu seçilmiş kavim diğer insanlar arasında yeterli olgunluğa ulaşanları yanlarına alarak, Tanrısal bir görevi yerine getirmek için bir araya geldiler.. Onlar artık dindar değil, din, terbiye edici, hüküm koyucu olan kendileridir.. Zaten Tanrı-Kral efsanesi de böyle ortaya çıktı. Tanrı, bu birliğin üzerinde tecelli etti. Siyon yıldızı işte orada parladı teoriye göre.. O pramidal yapı, bu iktidarı sembolize eder. Dolarda bunu görürsünüz.. Bu felsefenin sırrı, dolara sembollerle nakşedilmiştir.. Dolarda daire içindeki şeklin birisinde, bir pençesinde 13 ok, diğer pençesinde 13 yapraklı zeytin dalı tutan bir kartal vardır.. Kartalın tepesinde de 6 gen şeklinde dizilmiş yıldızlar bulunur. Zeytin dalı barış anlamında, ok ise savaş anlamında. Ben 13'ten güçlü bir rakam tanımıyorum. Yani burada anlatılmak istenen "SAVAŞ DA BİZİM ELİMİZDE, BARIŞ DA". Kısaca denge koruma görevi söz konusu. Ve 6+7=13 Çizgili bayrak. Uğursuz sayılan 13 çizgili bayrak da oldukça düşündürücü.. Bu işaretler, "ABD'nin Mührü"dür. Bu kompozisyon ABD’nin "masonik ve Kabalist” kimliğini ifade eder. Bu dizayn, 4 Temmuz 1776'da Kongre, Benjamin Franklin, Thomas Jefferson ve John Adams tarafından oluşturuldu.
Daha sonra heyete Pierre Eugene Du Simitiere adlı bir portre ressamı da dahil edildi. Değişik kaynaklarda anlatılan şekli ile “Franklin'in tasarısına dayalı olarak oluşturulan ilk mühürde, bir yüzde Musa ve onunla birlikte denizden kurtularak güvenli bir toprağa ayak basan İsrail oğulları yer alıyordu. Musa eliyle denize işaret ediyor, denizde ise Firavun'un askerleri boğulurken görülüyordu. Bulutlardan çıkan bir ateşin ışıkları Musa'ya ulaşıyordu. Bunun yanında Jefferson da bir öneri getirmişti: Mührün ön tarafına, çölde gündüzleri bir bulut, geceleri de ateşten bir sütunla kendilerine yol gösterilen İsrailoğulları’nın konulmasını teklif ediyordu.”
Birinci komiteden Benjamin Franklin'in mühür için getirdiği teklif ise “Bir yüzde Hz. Musa'nın önderliğinde güvenli topraklara ulaşan İsrailoğulları, diğer yüzde Kabala sembolü ‘üçgen içinde göz’ ” şeklinde idi ve bütün öneriler Yahudi inancına ve Kabbala’ya gönderme yapıyordu.. Mesaj açıktı: "İsrailoğulları’nın ayak bastığı güvenli toprak"ın Amerika olduğu mesajı veriliyordu. Mühür için ortaya atılan bu teklif, Püritenlerin Amerika'ya yüklediği misyonun, masonlar tarafından devam ettirildiğini de belgeliyordu.”
Fakat Kongre Ocak 1777'de bu birinci komitenin teklifini kabul etmedi. Ve üç yıl sonra yeni bir komite oluşturuldu. Bu komitenin teklifi de kabul edilmeyince, mührü belirleme işi 4 Mayıs 1782'de toplanan üçüncü komiteye bırakıldı. Bugünkü mühür bu komite tarafından oluşturuldu. Yenir form, eskilerin sigıllardan oluşturulan sembollerle bezenmiş özeti idi. Masonik-Kabalistik etki, daha sonra da çeşitli uzmanlar tarafından dile getirildi: Esoterik geleneğe bağlı yazarların çoğu mührün Yahudilik, masonluk, Gül-Haç ve İllüminati gibi örgütlerin okültik düşüncelerinden kaynaklandığını ifade etmektedirler.. Hieronimus'un bildirdiğine göre, "üçgen içinde göz" sembolünün altında yer alan piramit de gerçekte masonik bir semboldür. Mühürde yer alan piramit, ünlü Büyük Giza Piramidi'dir. İlginç olan ise Giza Piramidi ile Kabala arasında ilişki olmasıdır. Gül-Haç ve mason ökültistleri, Büyük Piramit'in basamakları ritlerdeki dereceleri temsil ettiğine inanırlar.
Piramidin en altında Roma rakamıyla "MDCCLXXVI" yazmaktadır. Bu tarih M:1000 D:500 C:100 L:50 X:10 V:5 I:1 ise bu tarih; 1776 Yani ABD'nin doğum günü. Ve illumunatinin kuruluşunu (1 Mayıs 1776) ifade etmektedir.. 3’lü gruplar halinde incelendiğinde 666 çıkar. Ayrıca, 666 sayısından Ezra'da da bahsedilmektedir ve Babil'den Judah'a dönen insanları simgelemektedir: Adonikam'ın çocukları altıyüz, altmış ve altı tanedir. (2:3) Adonikam kelimesinin anlamı şudur: "Tanrı'nın övgüsüne layık." Bu sayı Hristiyanlıkta şeytanı ifade ediyor. Bu inancın kaynağı ise şudur: “İşte bilgelik. Bırak anlayanlar canavarın sayısını hesaplasınlar: İnsan için sayısı; onun sayısı altıyüz, üç yirmi ve altıdır. (13:18)” Roma rakamlarındaki 5 temel sayıyı küçükten büyüğe doğru yazıp toplayınca da aynı sayı çıkıyor. D=500, C=100, L=50, X=10, V=5, I=1=666
Ve kehanetin sonu şöyle. Dolardaki piramid 18 katlı idi.. 1776’dan başlayarak, her basamağa 13 eklerseniz, piramidin 2010’da tamamlandığını görürsünüz.. 1945 - 1971, ara bir zamandır. Son evre 1971’de başlar. 84, 97 ile devam eder ve 2010’la tamamlanır.. 2010 yeni çağın başlangıcı olacaktır..
Daha fazla kafanızı karıştırmadan, size masonluk derecelerini de hatırlatayım bari. 13. Dereceden başlayalım. 13. Derece: Solomon Krallığı’nın şövalyesi. 14. Derece: Yüce Üstat (Kutsal Kubbe Büyük Seçilmişi). 15. Derece: Doğu Şövalyesi (Kılıç Şövalyesi). 16. Derece: Kudüs Prensi. 17. Derece: Doğu ve Batı Şövalyesi, 18. Derece: Salipverdi Şövalyesi (Güllü Haç Şövalyesi), 22. Derece: Lübnan Prensi (Kral Baltası), 23. Derece: Sır Sandığı Başkanı, 24. Derece: Sır Sandığı Prensi, 25. Derece: Tunç Yılan Şövalyesi, 26. Derece: İskoçyalı Papaz (İnayet Prensi), 27. Derece: Kudüs Tapınağı’nın Hakim Amiri, 28. Derece: Güneş Şövalyesi, 32. Derece: Kutsal Sır Yüce Prensi, 33. Derece: Hâkim Büyük Genel Müfettiş. Her darbeden sonra kurulan hükümetin 3’te 2’si masonlardan oluşuyordu değil mi? Ve de darbelerde kapatılmayan tek örgüt onların örgütü idi, hatırlarsanız. Ve bizim Nurlu Süleyman da bir masondu değil mi? 2010’a kaç kaldı? Selam ve dua ile.
Geçtiğimiz günlerde Londra'da, Fethullah Gülen düşüncesi, çevresi,
hareketi üzerine bir konferans yapılmış. Haber ve izlenimleri başta
Zaman (ve tabii Today's Zaman) gazetesi olmak üzere, muhafazakâr
yazarlardan okuyoruz. 'Gülen'den bahsedilmeden İslam dünyası
araştırılması yapılamaz'mış, 'Huntington'ın çatışma gördüğü yerde Gülen
barış imkânı arıyor'muş. 'Gülen ve barış inşasına yaptığı küresel
katkı' ne kadar önemliymiş. Ne barışı, ne küresel katkısı? Hangi barış,
ne katkısı? İslam coğrafyası işgal, savaş, savaş tehdidinden yıkılıyor.
Söz konusu konferansın yapıldığı İngiltere'de temel hak ve
özgürlükler Müslümanlar söz konusu olduğunda askıya alınmış vaziyette.
Tüm bunlardan bahsetmeden kimle ne diyaloğu kurulacak? Bu olsa olsa
başını kumdan çıkarmayan devekuşu barışı, devekuşu diyaloğu olur.
İngiltere'nin yeni Başbakanı Gordon Brown, görevi devralır almaz,
haziran ayında yaptığı bir konuşmada yeni Soğuk Savaş ilan etti. Soğuk
Savaş döneminde kullanılan ideolojik mücadele, benzeri metotlara
ihtiyaç duyulduğundan söz etti. Fethullah Gülen düşüncesi, hareketi
denilen yapı, bu tür bir mücadele için bulunmaz araçlardan biri
olabilir. Nitekim, Londra'daki konferansın yayımlanan bildirilerinde,
Gülen'in barışçı mesajlarının 'öfkeli' Müslümanları yatıştıracağı
yönünde görüşler dile getiriliyor.
Müslümanların yaşadığı coğrafya işgal edilecek, henüz işgal
edilmeyenler tehdit edilecek, ama Müslümanlar öfkelenmeyecek, barış,
diyalog söylemiyle uyutulacak öyle mi? Dahası, Batı dünyasının tehdit
olarak gördüğü İslam kökenli şiddet, öfkeli Müslümanların silaha
sarılmasıyla başlamadı. Afganistan'da Sovyet işgaline karşı, radikal
İslam ideolojisinin ve cihat hareketinin ABD başta olmak üzere
müttefikleri tarafından desteklenmesi, bakılıp büyütülmesiyle başladı.
Artık, radikal İslam'a ve cihada gerek kalmadığı bir döneme girilmesi
ve işlerin kontrolden çıkması ile sorun İslam'a veya Müslümanlara
ilişkin bir sorunmuş gibi takdim edilmeye başlandı. Sanki mesele
İslam'a ilişkin bir mesele imiş de, ılımlı, barışçı yorumlar öne
çıkarsa sorun çözülecekmiş gibi davranmanın hiçbir anlamı yok.
Küresel çatışmanın diyalogla çözüleceğini iddia etmek için, peşinen
sorunun İslam'ın iyi anlaşılmaması gibi bir nedenden kaynaklandığını
düşünmek gerekiyor. Oysa, konu bu kadar basit değil. Dahası, sorunun
kaynağı, sadece Müslümanlar falan değil. Batı dünyasının çıkarları
peşinde, onlarla işbirliği yapan İslamcı hareketlerden şikâyet etmek
için bile, hangi Batı politiklarının bu istikamette yapılar ürettiğini
sorgulamak gerekiyor.
ABD önderliğindeki Batı ittifakı, Soğuk Savaş dönemi boyunca,
Müslüman coğrafyada Sovyetler ve sol tehdide karşı İslami hareket ve
çevreleri destekledi. Bu işbirliği Soğuk Savaş'ın son perdesinde, yani
Sovyetler'in çözülüş sürecinde doruk noktasına çıktı. Bu noktada,
Afganistan'daki Sovyet işgaline karşı radikal İslam, İran İslam
Devrimi'ne karşı ılımlı İslam hareketini desteklemek gibi iki yönlü bir
politika izlendi.
Fethullah Gülen hareketi, ılımlı İslam kanadının bir unsuru olarak
desteklendi. Yoksa, dünyanın dört bir yanında okul açmak, faaliyet
göstermek, kendi halinde bir sivil hareketin tek başına başaracağı şey
mi? Şimdi, belli ki, bu hareket benzer bir rol üstlenme hevesinde. Bu
hareket içinde yer alan insanların birçoğunun iyi niyetle barıştan,
diyalogdan yana olduğuna hiç kuşkum yok.
Ancak genel tablo içinde ne rol oynadıklarını sorgulamalarını
beklemek durumundayız. Yoksa, yeni Soğuk Savaş'ın bir uzantısı olmaya
devam edecekler. Barış istiyorlarsa önce Irak işgaline karşı çıksınlar,
diyalog istiyorlarsa, bir de Iraklı direnişçilerle konuşmayı veya
onları dinlemeyi denesinler.
Not: Bu konuyu daha uzun ve geniş çerçevede irdelemek üzere, Doğu
Konferansı'nın dergisi olarak çıkan, 'Doğudan' dergisine 'Yeni Soğuk
Savaş' başlıklı bir yazı yazdım. İlgilenenlerin o yazıya bakmalarını
tavsiye ederim.
Ne zaman kurtuluruz? / Yılanları ve oynatıcılarını tanıdığımız zaman.
Bir önceki yazımda ülkemizin ve Türküyle, Kürdüyle milletimizin başına
bela edilen, ateist, Marksist terör örgütü olan PKK’nın aslında hangi
devletler ve mihraklar tarafından ne gibi kirli emeller için ortaya
çıkarılıp, desteklendiğini izah ederek; bizi bekleyen daha önemli,
yıkıcı ve tehlikeli oluşumun Irak’ın kuzeyindeki, Amerikan
işbirlikçisi, Siyonist kuklası BARZANİ yapılanması olduğunu ifade
etmiştim.
Efendim, nasıl oluyor da Irak’ın kuzeyini yönetme durumunda olan
Mesut BARZANİ, İsrail’in ve Siyonizm’in taşeronu oluyor? Bu yazımda ana
hatlarıyla buna temas etmek istiyorum
Siyonizm’in kurucusu ve İsrail’in fikir babası Theodor HERZL, 1897
yılında İsviçre’nin Basel kentinde Siyonist önder ve temsilcileri
topladığı ve Siyonist Protokolleri ilan ettiği kongrede: “Kuzey
sınırlarımız Kapadokya’daki dağlara kadar dayanır, Güney’de de Süveyş
Kanalı’na (Nil-Fırat arası)…Sloganımız ise “Davud ve Süleyman’ın
Filistini!” olacaktır" demişti.
Bu kongrenin hemen ardından bu ideallerine ulaşmakta önlerindeki en
büyük engel olan Osmanlı Devleti’ni türlü hile, plan ve oyunlarla,
içerdeki bilinçli, bilinçsiz işbirlikçileri kullanarak çökerttiler ve
uluslar arası Siyonizm’e en büyük darbeyi vuracağına inandıkları İslam
Hilafeti’ni, Osmanlı tebaasından olan ve bilahare Mısır Baş hahamı olan
Hayim NAHUM’un arabuluculuğu ile ilga ettirdiler. Bu NAHUM konusuna ve
meşhur doktrinine ilerde detayıyla değineceğim.
Osmanlının yıkılma sürecinde öncelikle Balkan, daha sonra Arap
milletlerini casusları vasıtasıyla bir bir kopardılar ana gövdeden.
Zira, işgalin gerek şartı bölüp, parçalamaktan geçer, bugün ABD’nin
Irak’ta yapmaya çalıştığı gibi. Bölerek, parçalayarak yok etmenin
gereği ise sun’i gündemler ve sorunlar ortaya çıkarmaktır. Nicedir,
Osmanlı’yı sıkıştıran ve birçok savaş ve cephede onun zayıflığından ve
Balkanlardaki durumundan istifade ederek yenen Çarlık Rusya’sı, doğu
vilayetlerimizde yoğun olarak yaşayan ve o zamana kadar “Millet-i
Sadıka” olarak nitelenen Ermenileri Osmanlı Devleti aleyhine kışkırttı,
destekledi ve silahlandırdı. Balkan Savaşları ve I. Dünya Harbi gibi
çok cepheli savaşlarla meşgul olan Osmanlı kendi vatandaşları
tarafından arkadan vurulmuş oldu. Özellikle Doğu ve Güneydoğu
bölgelerimizde ciddi Müslüman katliamları oldu. Harp esnasında ve
akabinde durumun vahametini bilen Osmanlı idaresi bu ihanet eden
topluma geçici tehcir uyguladı. Bu tehcir esnasında Ermeniler, yasada
belirtilmeyen bazı mukateleler ve zulümlere maruz kalmış olabilir.
Hatta bölgede yaşayan Kürt aşiretlerinin bazıları bu öldürme ve
işkencelere iştirak etmiş, hatta bazı yerel yöneticiler tarafından
desteklenmiş olabilir. Ancak bu kesinlikle toplu ve planlı bir soykırım
yapıldığı anlamına gelmez. Ermeni Soykırımı ya da Ermeni Sorunu iddiası
önce Rusya tarafından üretilmiş bir iftiradan başka bir şey değildir.
Tarih bunu ortaya koymaktadır.
Osmanlı Saltanatı, kısa süre sonra da Hilafet yıkılıp, Kurtuluş
Savaşı’ndan sonra Anadolu’da Mustafa Kemal tarafından yeni Türkiye
Cumhuriyeti kurulduktan sonra; Ermeni Sorunu’nun paralelinde ya da onun
yerinde bir başka sorun daha ortaya çıkarıldı. O da meşhur “Kürd
Sorunu”dur. Aslında katiyetle Kürd Sorunu diye bir sorun yoktur. Bu
tamamiyle uydurma ve sonradan yapma bir iddiadır. Ermeni Sorunu gibi
iftiradan ibarettir. Milletimizin sorunlarını ırk temelinde izah
etmenin birlik, beraberlik, huzur ve barışımıza en büyük darbeyi
vurduğuna inanıyorum. Türkiye’de Kürtlerin sorunları vardır, ekonomik,
sosyo-kültürel ve siyasi olarak, ancak aynı sorunlar Türkler ve sair
ırklardan oluşan milletimiz için de geçerlidir.
Üniversiteden inancı gereği başörtülü olduğu için atılan genç
kızımıza, ordudan irticai gerekçelerle atılan subayımıza Kürd veya Türk
olup olmadığı, Boşnak veya Pomak olup olmadığı soruluyor mu? Kürd
kökenli vatandaşlarımızın sorunlarının olması Kürt Sorunu anlamına
gelmez. Şu an ülkemizde en az 15 Kafkas ırkından insan var. Balkan
kökenlileri saymıyorum bile. Abhazından tutun da Karapapağına,
Adige’sinden tutun da İnguşu’na kadar. Sakat ve dış mihraklı mantıkla
hareket edersek en az 15 Kafkas kökenli ayrılıkçı hareket olması lazım.
Konumuza dönersek; Cumhuriyet döneminde PKK’dan önce 28 isyan
hareketi olmuş Doğu ve Güneydoğu’da. Bu tabi, çok üzücü bir durum.
Birçok masum insanımız da ölmüş, yaralanmış veya sürülmüş, birçok
güvenlik kuvveti mensubumuz şehit olmuş. Bakın bu isyanlardan birinde
size tanıdık bir isim vereyim. 1930’da Ağrı Dağı’ndaki isyanda
Türkiye’ye karşı kalkışan Molla Mustafa BARZANİ. Bu soy ismi tanıdınız
mı? Evet, ta kendisi. Şu anki, Mesut BARZANİ’nin babası. Adına
aldanarak adamı Molla falan zannetmeyin. Zira değil. Tam aksine BARZANİ
ailesinin, haham, yanlış duymadınız ha-ham, yani Yahudi din adamı,
yetiştirmekle ünlü bir aile olduğu tüm kaynaklarca belgelidir. Bir
tanesini ben size vereyim. Kendisi de bir Yahudi olan Prof. Dr. Yona
SABAR, yazdığı “The Folk Literature of the Kurdistani Jews: An
Anthology – Kürdistan Yahudileri’nin Halk Edebşyatı: Antoloji” isimli
eserinde BARZANİ ailesinin Yahudi olduklarını ispat etmiştir. Ahmet
UÇAR ise Osmanlı arşivinden bu bilgileri teyit eden bir çok belgeyi
bulup yayınlamıştır.
İşte efendim, bu Molla Mustafa BARZANİ, isyanında başarılı
olamayınca Sovyet Rusya’ya geçmiş, Ruslar kendisini okutarak
Kızılordu’da albaylığa kadar yükseltmişlerdir. Gördünüz mü, anlatmaya
çalıştığım tam da buydu. Ermeni Sorunu’nu Osmanlı’yı yıkarak sıcak
denizlere inmek üzere üreten Ruslar, daha sonra Kürd Sorunu’nun da
ortaya çıkmasına ve gelişmesine çok önceden destek olmuştur. ÖCALAN,
İtalya’ya nereden geçmişti, bi hatırlayın.
Size şimdi, Irak’ın kuzeyindeki Kürd oluşumunun İsrail ve siyonizmle alakasını ispat edecek birkaç anekdot iletmek istiyorum.
Şu anda İsrail Devlet Başkanı olan Şimon PERES, 1964 yılında
BARZANİ’NİN Avrupa Temsilcisi Dr. Kamuran BEDİRHAN ile bir araya geldi.
Söz konusu kişi 1940 ve 50’li yıllarda İsrail için ajanlık yapmıştı.
Aynı yıl dönemin MOSSAD üst düzey görevlilerinden David KIMSCHE,
yanında bir gurup gizli servis elemanı ile gizlice Irak’a geçti ve baba
BARZANİ ile yeni ve kapsamlı bir temas kurdu. Yine MOSSAD’ın Yahudi
Göçmenler ile ilgili kolu olan Aliyah B’nin bir ajanı Aryeh ELİAV,
katır sırtında uzun ve maceralı bir yolculuktan sonra yanında 3 doktor
ve 3 hemşireden oluşan bir heyetle BARZANİ’nin karargahına geldi ve
onunla görüştü ve ona İsrail Parlamentosu Knesset’in 7. çalışma yılı
anısına basılan madalyonu hediye etti. Ve bu arada her ay düzenli
olarak 50’şer in dolarlık paketler de gelip gidiyordu. Bu görüşmeler
meyvesini verdi ve Molla Mustafa BARZANİ, 1967 Eylül ayında İsrail’e
ilk ziyaretini gerçekleştirdi. Müslüman kasabı İsrail Devlet Başkanı
Moşe DAYAN’a bir Kürt hançeri getirdi. Bu görüşme ve ziyaretlerin
Irak’a yansıması katliamlar, isyanlar ve sabotajlar şeklinde oldu.
Bu yazımda aslında bugünkü Küçük BARZANİ’nin İsrail’le olan
ilişkilerine değinecektim ancak yerim daraldıJ. Bu konuyu bir sonraki
yazıya bırakırken şunu ifade etmek istiyorum.
Yazımın başında aktardığım Siyonizm’in kurucusunun sözünü
hatırlayın lutfen. Sınırlarımız Fırat ve Nil arası olacak demişti.
İsrail bayrağında Davut Yıldızının üstündeki mavi çizgi Fırat'ı,
alttaki mavi çizgi ise Nil'i simgelemektedir. Bu sözden 50 yıl sonra
1948’de İsrail kuruldu, ne yazık ki İnönü Türkiye’si bu işgal devletini
ilk tanıyan ülkelerden oldu. Şimdi Beynelmilel Siyonizm’in tek hedefi
Büyük İsrail’i kurmak. Bunun için, evvel emirde, Irak’ın ve Suriye’nin
ve hemen ardından Türkiye’nin parçalanması gerekmektedir. Ne olur
uyanık olalım, geçen yazımda belirttiğim gibi kuklalarla uğraşmayalım.
Son tahlilde PKK da, ondan daha tehlikeli olan BARZANİ de birer
maşadırlar. Siz tüm bu ayrışma ve bölünme projelerinin Müslüman Kürd
halkına barış ve refah mı getireceğine inanıyorsunuz?
Yazımı bir benzetmeyle bitirmek istiyorum. PKK tehlikeli bir yılan
ise, yılanın başı BARZANİ’dir. Ancak bir de çaldığı kavalla yılanı
oynatan bir yılan oynatıcısı var, o kim mi? O, elbette Siyonist İsrail.
Peki, ya ABD, AB ne oluyor bu resimde dediğinizi duyuyorum. Hemen
söyleyeyim. ABD ve AB de işte o yılan oynatıcısının üflediği kaval. Biz
mi? Yani bölge halkları? Türkler, Kürdler, Araplar ve Farslar? Ha…biz
de o yılanın kendilerini sokmak üzere olduğunun farkına varmadan kaval
nameleri dinleyen safdilleriz…Maalesef…
Uyanalım, kalkalım bu gaflet uykusundan! Zira, yarın çok geç olacak.
Avusturya asıllı Müslüman düşünür Muhammed Esed'in siyonist lider Weizmann ile diyaloğu.
O günler, sıradan bir Avrupalı, Araplar hakkında ne bilebilirdi ki?
Pratik anlamda hemen hiç bir şey. Bir takım romantik ve yanıltıcı
kanaatlerle Yakın Doğu'ya gelen Avpalı; eğer kafaca dürüst ve iyi
niyetliyse çok geçmeden, Araplar hakkında hemen hiç bir şey bilmediğini
kabul etmek zorunda kalırdı çoğu zaman. Ben de böyleydim işte;
Filistin'e gelmeden önce burasını bir Arap ülkesi olarak hiç
düşünmemiştim. Şüphesiz, bölgede "bazı" Arap topluluklarının da
yaşadığını az çok kestiriyordum, ama onları. çöl çadırlarında yaşayan
göçebeler ve basit, ilkel vaha sakinleri olarak tasarlıyordum hep.
Çünkü, ilk zamanlar, Filistin hakkında okuduklarımın çoğu Siyonistler
tarafından yazılmış kitaplardı; ve Siyonistler de, doğal olarak, kendi
renkleriyle boyuyorlardı tabloyu. Şehir ve kasabaların Araplarla dolup
taştığını, ve söz gelimi 1922'de Filistin'de her bir Yahudiye karşılık
beş Arapın yaşadığını ve bu son derece belirgin nüfus farkından
kalkarak, buranın bir Yahudi memleketi olmaktan çok bir Arap memleketi
olduğunu nereden bilebilirdim?
Bu durumu, o günlerde karşılaştığım Siyonist Hareket Komitesi
başkanı Mr. Ussyshkin'e belirttiğim zaman gördüm ki, Siyonistlerin Arap
nüfus üstünlüğünü hesaba katmaya niyetleri yoktu pek; onların gözünde,
Arapların Siyonizme karşı gösterdikleri tepki de öyle gerçek bir önem
taşımıyordu. Mr. Ussyyshkin'in cevabı, Araplara karşı beslenen Siyonist
küçümseme ve horgörüyü dile getiriyordu yalnızca:
"Burada gerçek bir Arap direniş hareketi yok karşımızda; yani
tabandan gelen bir hareket. Direniş adına bütün gördüğünüz, gerçekte
bir avuç öfkeli kışkırtıcının bastığı yaygaradan başka bir şey değil;
bu da bir kaç ay, bilemediniz bir kaç yıl içinde kendiliğinden çözülüp
gidecektir."
Bu iddia benim için doyurucu olmaktan uzaktı şüphesiz. Yahudilerin
Filistin'e yerleşme düşüncesi, daha başından yapay, zorlama bir ülkü
olarak görünüyordu bana; ve işin daha da kötü yanı, bu düşüncenin,
Avrupa hayat tarzına özgü bütün o çapraşık yöntemlerin, çözümsüz
sorunların, onlar olmadan daha mutlu, daha barış içinde hayatını
sürdürebilen bir ülkeye bulaştırılması tehlikesini de beraberinde
getiriyor olmasıydı. Yahudiler buraya, yurduna dönen kimseler gibi
gelmiyorlardı; ülkeyi Avrupalı modellere uygun, Batılı amaçlara göre
tasarlanmış bir yurt haline getirmek niyetini güdüyorlardı daha çok.
Sözün kısası, evin içindeki yabancılar durumundaydılar. Ve bunun için
de, Arapların kendi yurtlarının göbeğinde bir Yahudi yurdunun
oluşturulması fikrine karşı kesin bir direniş göstermelerinde herhangi
bir haksızlık yoktu bence; tersine, görüyordum ki, haksızlığa
uğratılan, zora koşulan taraf Araplardı ve bu haksızlığa karşı meşru
bir savunma eylemi içinde bulunuyorlardı.
Yahudilere Filistin'de "ulusal bir yurt" vaaden 1917 Balfour
Deklarasyonunda, sömürgeci güçlerin hepsi için geçerli o eski "böl ve
yönet" ilkesini pervasızca yürürlüğe koymayı amaçlayan politik bir
manevranın kaba yansımasını görüyordum. Bu ilke, tıpkı 1916'da
İngilizlerin, zamanın Mekke Emin Şerif Hüseyin'e, Türklere karşı destek
sağlamasına karşılık olarak, Akdeniz'le Fars Körfezi arasında kalan
topraklar üzerinde bağımsız bir Arap devleti vaadetmelerinde olduğu
gibi, Filistin meselesinde de çirkin bir biçimde apaçık ortadaydı.
İngilizler, sadece bir yıl sonra, Fransızlarla, Suriye ve Lübnan
üzerinde bir Fransız dominyonu oluşturmak üzere, gizli Sykes-Picot
Anlaşmasını yaparak bu sözlerinden dönmekle kalmamışlar, dolaylı
olarak, Filistin'i de, Araplara karşı kabul ettikleri yükümlülüklerin
dışında tutmaktan çekinmemişlerdi.
Kendim de Yahudi kökenli olmama rağmen, Siyonizme karşı başından
beri güçlü bir muhalefet beslemişimdir içimde. Araplardan yana
beslediğim kişisel sempati bir yana, büyük yabancı güçler tarafından
desteklenen Yahudi göçmenlerin, ülkede nüfus çoğunluğunu sağlamak
yolundaki niyetlerini hiç de saklamadan, bu ülkeye doluşup, çok eski
çağlardan beri ülkenin gerçek sahibi durumundaki insanları saf dışı
bırakmak istemelerini kesin olarak ahlak dışı buluyordum. Ve sonuç
olarak, ne zaman Arap-Yahudi sorunu gündeme gelse -ki bu şüphesiz sık
sık oluyordu- ben Arapların yanında hissediyordum kendimi. Bu tutumum,
o günlerde karşılaştığım Yahudilerin, pratik olarak kavrayabilecekleri
bir şey olmaktan uzaktı şüphesiz. Onların, Orta Afrika'daki Avrupalı
sömürgecileri hiç de aratmayan bir anlayışla, ilkel bir topluluk olarak
gördükleri Araplarda benim ne bulduğumu anlamalarına imkan yoktu.
Arapların ne düşündüğü onları hiç mi hiç ilgilendirmiyordu; Arapça
öğrenmek isteyen bir tek yahudi bile yoktu içlerinde; Filistin'in
Yahudilerin yasal mirası olduğu sloganı, herkesin tartışmasız kabul
ettiği tek yasa, tek nas durumundaydı.
Siyonist hareketin karşı gelinmez lideri Dr. Chaim Weizmann'la bu
konuda yaptığım kısa tartışmayı hala hatırlarım. Filistin'e yaptığı
mûtad ziyaretlerinden birinde, (sanırım daimi yerleşim yeri
Londra'daydı) bir Yahudi arkadaşımın evinde karşılaştım onunla.
İnsanın, uzun ve gergin adımlarla odayı arşınlayan bu adamın bedeni
hareketlerinde kendini açığa. vuran sınırsız enerjiden, geniş alnında
ve keskin, içe işleyen bakışlarında yansıyan zekanın etkisinden kendini
kurtarması kolay değildi.
"Ulusal Yurt" düşünü bulandıran parasal zorluklardan ve dışarıdaki
insanların bu düşe gösterdikleri ilginin yetersizliğinden yakınıyordu;
üzülerek gördüm ki, diğer pek çok Siyonist gibi o da Filistin'de olup
biten her şeyin sorumluluğunu "dış dünya"ya yüklemek eğilimindeydi. Bu
durum beni, orada bulunan öteki insanların onu dinlerken gömüldükleri
saygılı sessizliği bozarak, "Peki, ya Araplar ne olacak?" diye sormak
zorunda bıraktı.
Tartışmasız sürüp giden konuşmayı bu çatlak nağmeyle yaralayarak
büyük bir "gaf" yapmış olmalıydım ki, Dr. Weizmann yavaşça bana doğru
döndü elindeki fincanı sehpaya bırakarak şaşkınlıkla soruyu tekrarladı.
"Araplar ne mi olacak...?"
"Tabii, her şeye rağmen bu ülkede yine de çoğunluk durumunda olan
Araplar değil mi?- Onların açık ve kesin muhalefeti karşısında
Filistin'i kendi vatanımız haline getirmeyi nasıl umabilirsiniz?"
Siyonist lider omuz silkerek kuru ve alaycı bir tavırla:
"Bir kaç yıla kadar, umuyoruz ki, çoğunluk filan kalmayacak onlar için."
"Olabilir belki yıllardır bu sorunla uğraştığınıza göre durumu
benden daha iyi biliyor olmalısınız. Hadi diyelim ki, Arap
mukavemetinin yolunuza koyduğu engeller aşılabilir türden engeller;
peki, ya sorunun ahlaki yanı? bu sizi hiç kaygılandırmıyor mu? Öteden
beri bu ülkede yaşayan insanları yerlerinden etmenin, sizin adınıza
büyük bir haksızlık olacağını hiç düşünmüyor musunuz?"
"Fakat burası bizim memleketimiz," diye cevap verdi Dr. Weizmann,
kaşlarını kaldırarak, "biz sadece elimizden haksızca alınan bir şeyi
geri almaya çalışıyoruz, hepsi bu. "
"Ama nerdeyse iki bin yıldır Filistin'den uzakta yaşıyorsunuz!
Üstelik iki bin yıl önce, bu ülkede hükmettiğiniz günleri toplasan -ki
bunun da bütün Filistin'i kapsadığı su götürür- beş yüzyılı bile
bulmaz. Bu duruma bakılırsa, Arapların da İspanya üzerinde pekâla hak
iddia edebileceklerini düşünmek gerekir. Çünkü, ne de olsa onlar
İspanya'da sizden daha fazla kaldılar, nerdeyse yedi yüzyıl.. ve daha
da önemlisi, onlar o ülkeyi kaybedeli pek fazla zaman da geçmedi, topu
topu beş yüzyıl... "
Dr. Weizmann, gizleyemediği bir sabırsızlıkla: "Saçma saçma.
Araplar İspanya'yı ancak fetih yoluyla ele geçirmişlerdi; İspanya hiç
bir zaman onların ana vatanı olmadı bunun için de, eninde sonunda bir
gün İspanyollar tarafından kovulmaları mukadderdi.
"Bağışlayın ama," dedim, "bana öyle geliyor ki, burada büyük bir
tarihi gerçek gözden kaçırılıyor; öyle ya. unutmayalım, İbraniler de
Filistin'e fatihler olarak girdiler. Onlardan önce, Semitik,
non-Semitik, pek çok başka yerleşik kabileler vardı burada -Amoritler,
Edomitler, Ferisiler, Moabitler, Hititler, ve daha başkaları. Bütün bu
kabileler, İsrail ve Yahudi krallıkları zamanında bile bu ülkede
yaşamaya devam ettiler. Romalılar bizim Yahudi cetlerimizi buralardan
sürüp çıkardıkları zaman bile onlar bu ülkede kaldılar. Bugün de işte
yine burada yaşıyorlar. Yedinci yüzyılda Arap fetihlerini izleyerek
Suriye ve Filistin'e gelip yerleşen Araplar her zaman nüfusun küçük bir
azınlığını oluşturuyorlardı; bugün bizim Suriyeli ve Filistinli
'Araplar' olarak tanıdığımız halk, aslında bu ülkenin Araplaşmış eski
sakinlerinden başka kimseler değil.
Onlardan bir kısmı zaman içinde Müslüman oldu, bir kısmı da
Hıristiyan olarak kaldı; Müslüman olanlar, ister istemez Arabistandan
gelen dindaşlarıyla evlendiiler. Fakat, Filistin'de yaşayan ve Müslüman
olsun, Hıristiyan olsun Arapça konuşan bu halk yığınlarının ülkenin
gerçek sahiplerinin soyundan, yani daha İbraniler Filistin'e gelmeden
önce yüzyıllardır bu ülkede yaşayan kadim halkların soyundan
geldiklerini inkâr edebilir misiniz?"
Dr. Weizmann, benim bu beklenmedik çıkışıma karşılık nezaketle gülümsedi ve konuyu değiştirdi.
Müdahalemin sonucundan hiç de memnun değildim. Şüphesiz orada
bulunanların hiç birinden -en azından bizzat Dr. Weizmann'dan- benim
Siyonist düşüncenin moral alanda alabildiğine kolay yıkılır bir yapı
olduğu yolundaki kanaatlerimi olumlamalarını beklemiyordum; ama yine de
Araplardan yana konuşurken, en azından bunun Siyonist liderler katında
belli bir rahatsızlık uyandıracağını umuyordum; öyle bir rahatsızlık
ki, kendi kanaatlerini daha derinden irdelemek yönünde uyarıcı
olabilecek ve böylece, belki de, Arap mukavemet hareketinin temelinde
yatan ahlaki haklılığı tanımaya daha yakın bir çizgiye getirecek
onları.... Ama bu umduklarımın hiçbiri gerçekleşmedi. Tersine, bön
bakışlardan örülü bir duvar karşısında buldum kendimi; Yahudilerin
cetlerinin toprağı üzerindeki tartışılmaz haklarını tartışmaya sokmaya
yeltenen pervasızlığım, yakıcı bir hoşnutsuzluktan başka bir tepki
uyandırmamıştı.
Yahudiler gibi büyük bir zekayla, beceriyle donanmış bir halk,
nasıl olu da Siyonist-Arap çatışmasını yalnızca Yahudi bakış açısından
değerlendirebilir, bunu anlayamıyordum? Filistin'deki Yahudiler
sorununun uzun vadede ancak Araplarla kurulacak dostça ilişkiler
içinde, Arap-Yahudi işbirliği fikri çevresinde çözümlenebileceğini
anlamıyorlar mıydı? İzledikleri politikanın vaadettiği vahim geleceği,
trajik kavgaları, geçici başarıların ötesinde, uzun vadede Arap
denizinin ortasındaki bu Yahudi adacığının sonsuza kadar hedef olacağı
kin ve nefreti, sonu gelmez acıları göremeyecek kadar kör müydüler?
Ne garip bir olguydu, uzun ve acılı sürgün hayatını sürdürürken
öylesine büyük haksızlılara uğrayan bir halk, şimdi kendi tek boyutlu
amacı uğruna, başka bir halka, üstelik Yahudilerin geçmişte çektiği
acılardan hiç bir şekilde sorumlu olmayan mazlum bir halka karşı
korkunç bir haksızlık işlemeye bütünüyle hazır görünüyordu. Tarih
boyunca böyle bir olguya rastlanmamıştır sanırım; böyle bir haksızlığın
düpedüz gözlerimin önünde sahneye konması son derece üzücüydü benim
için.
Kaynak: Mekke'ye Giden Yol shf 123-129, İnsan yayınları
Globalleşme 1975 yılında 15 ile 17 Kasım tarihinde; Fransa, Almanya, İtalya, Japonya, İngiltere, Kanada ve ABD´nin görüşmeleriyle şekillenmiştir.
İlk toplantı Paris´te, uluslararası ekonomi ve petrol krizi üzerine olmuştu. 27 ve 28 Haziran 1976´da Puerto Rico´da G7 gurubu kuruldu ve o zamandan beri her sene düzenlenen toplantılarda, dünyada ki gelişmeler ve yeni atılacak adımlar üzerinde duruldu. G7 daha sonra 1998´de Rusya´nın da katılımıyla G8 halini almıştır.
Bazı hristiyan aydınlara göre G7´nin kurulması, İncil´in kıyamet öncesi kehanetleriyle benzerlikler içermektedir. Mesela vahiylerde geçen "7 Kral" gibi. Yada Mesih inancına uygun bir şekilde düzenlenen görüşmelerde, 6 ülkeden 24 delegenin katılması.
Asıl çarpıcı nokta ise 1975 yılında yapılan ilk görüşmelerin tarihidir: 11. ayın, 15. ve 17. günleri, yani "11:15-17". İncil´de de "11." bölümün "15." ve "17." vahiyleri şöyle:
Bölüm 11:
15: Yedinci melek borazanını çaldı. Gökte yüksek sesler duyuldu: ‹‹Dünyanın egemenliği Rabbimiz'in ve Mesihi'nin oldu. O sonsuzlara dek egemenlik sürecek.››
16-17: Tanrı'nın önünde tahtlarında oturan yirmi dört ihtiyar yüzüstü yere kapandı. Tanrı'ya tapınarak şöyle dediler: ‹‹Her Şeye Gücü Yeten, Var olan, var olmuş olan Rab Tanrı! Sana şükrediyoruz. Çünkü büyük gücünü kuşanıp Egemenlik sürmeye başladın. 1999 yılında bu inceligi ortaya çıkaran T. V. Acheson, bir konuşmasında:
"Sen Tanrı´ya ve vahye inanmayabilirsin, ama devletleri yönetenler arasında inananlar var."